18 Kasım 2011 Cuma

yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
yitirmiş öpücükleri,
payı yok, apansız inen akşamlardan,
bir kadeh, bir cıgara, dalıp gidene,
seni anlatabilsem seni...
yokluğun, cehennemin öbür adıdır
üşüyorum, kapama gözlerini...

Ahmed Arif,
Hasretinden Prangalar Eskittim

28 Temmuz 2011 Perşembe

Ülkü Tamer'in Ahmed Arif'le ilgili anısı...

"Ahmed Arif en sevdiğim şairlerden biri. İnsan olarak da inanılmaz derecede sıcak bir dosttu" diyor Ülkü Tamer. Muzaffer Erdost’la bazı geceler 12’den sonra bir karpuz alıp onu gece sekreteri olarak çalıştığı gazete de ziyarete gider, saatlerce çene çalardık. Kahkahalar atarak sık sık anlattığı bir olayı hiç unutmadım: Diyarbakır’dan Ankara’ya gitmiş. Annesi memlekette. Komşu kadınlar boyuna övünürmüş: "Benim oğlum İstanbul’a gitti, memur oldu." "Benim oğlum İzmir’e gitti, bankacı oldu." Ahmed Arif’in annesi durur mu, o da başlarmış övünmeye: "Benim oğlum da Ankara’ya gitti, komünist oldu." "Ne bilsin anam!" derdi Ahmed Arif "Komünistliği de mühendislik, doktorluk gibi meslek sanıyor...

2 Haziran 2011 Perşembe

Namus işçisi

Ölümünün yirminci yıldönümünde, büyük ozan Ahmed Arif'i anıyoruz. Asaf Güven Aksel'in kaleminden...

“Cemo Can”a diyor ki bir mektubunda, hani Papirüs’ün, kapağında fotoğrafı olan şair özel sayılarından birinde yer alacak diye, “Sevgili cemo” diyor, “kapak için kullanacağın fotoğrafımı öyle suratımın yarısını kapkara boyamadan, aydınlık ve alnımın olanca aklığını belirtecek şekilde klişeye vermeni rica ederim. Ayrıca yüzümdeki Diyarbekir Çıbanı da olduğu gibi çıkmalıdır.” 1969’un baskı tekniğinde, üstelik kıt kanaat yayınlanan bir derginin kapağında, bu isteğinin yerine getirilmesi meşakkatli bir iş olsa da, elimizde kendi ifadesinden bir Ahmed Arif tanımı var artık. Aydınlık, alnı ak, Diyarbekir çıbanlı...

Özel isim olarak yazmış yüzündeki izi. Diyarbekir Çıbanı. Bir gölge karanlığı düşmesin yüzüne ki, görülsün iyice. Yıl çıbanı, Halep, Bağdat, Diyarbakır, Antep çıbanı. Ezcümle, Şark çıbanı... “Dağlarının, dağlarının ardı” çırılçıplak, nazlı, korkunçtur oraların, “leishmania tropica” adını hiç duymamış insanlara, tatarcıklarla, karasineklerle vurulur bu parazitin damgası oralarda... O yüzden, bir başına ve uzaklığın özel adıdır Şark Çıbanı, fıkaralıktan utananların, “atom güllerinin katmer açtığı, şairlerin, bilginlerin dünyalarında” taşımayı sürdürdüğü bir kimlik beyanı.

Oralardan çıkar gelir Ahmed Arif, bir çıban izine isyan gibi. Hep taze bir yaranın kabuğunu koparır, kanatır, irinini dünya âleme gösterir gibi. “Dostuna yarasını gösterir gibi”... Ve aydınlığıyla gelir, alnının aklığıyla.

21 Nisan 1927, Diyarbakır diye geçiyor doğumu kayıtlara. Ölümü, 2 Haziran 1991, Ankara olarak. Bu arada, bin yıllık sözcükleri nasıl oluşturduğu bilinemedi. Tek kitaplı dersek, “Hasretinden Prangalar Eskittim”den bahsetmiş oluruz. Tek kitabı vardı dersek, bir tek başağın bile dargın kalmayacağı bir dünyaya imanından. “Ol kitapta böylece yazılıdır”...

Hasreti, kaburgasının altın parçasına, yarının çocuklarına, yavru serçeye su getiren yılana. Hasreti, hükümdarların, saldırganların, haydutların gölgesiz göçüp gittikleri toprakları yoksul ve namuslu halkın cenneti yapmaya. Prangası, dört yanı puşt zulası düzenin. Prangası, Stradivarius’la, yeşil soğanla törpülenen zincir. Eskitmesi, mısralar çekerek kurşun sıksan geçmez gecelerde, dünyanın en küçük meyhanesinde...

Bir muammadır, ülkemizin en çok okunan şairi olması Ahmed Arif’in. Herkes okuduğu, herkes bildiği için değil muammalığı, hâlâ susmak ve beklemek müthiş olduğundan. Çatal yürek barışa, bayrama hasretini artırdığından. Yastığında gene bir cehennemin baş izi, duvar dibinde üç dal gece sefâsı, üç dal hercaî menekşeyle ağlamaklı bahçeler... “Ölüm, böyle altı okka koymaz adama”... Ama biz, konumuza dönelim.

Ahmed Arif, 1968’de 19 şiirinin yer aldığı tek kitabını çıkardıktan sonra, şiirden kopmadıysa da, kendi eliyle bir yenisini yayınlamadı. “Tek kitapla peygamber olunuyor da, şair olunmaz mı” dediği rivayet edilirse de, sanki bunun altında bir başka şey, bir üstüne çıkmak için ihtiyaç duymayı bekleme var gibidir. Deyim yerindeyse, “rest çekmiş”tir, “gördüm” diyen olmamıştır.

Benzer çalışmalar arasından örneklersek, “Karanfil ve Pranga”da Ahmet Oktay’ın eleştirel yaklaşımlarının ve çözümlemelerinin taşıdığı yüksek doğruluk payı, gelip dayandığı noktada reel-yaşamı reddeden ve tarih yapıcılığı üstlenen bireyin kitle adına konuşması ve onu olmadığı bir konumda görmesiyle zedeleniyor Ahmed Arif şiirine bakınca. Bu daha çok, bir siyasal duruşun eleştirisi anlamı taşıyor. Ve Oktay’ı buna iten, bir önceki paragrafta değindiğimiz, şiirin, yaygın olarak toplumca benimsenmesiyle, bunun sosyal etkisinin, daha doğrusu karşılığının görülmesi arasındaki açık makas. Sözünü ettiğimiz “rest”in üzerine çıkma ihtiyacı duymayışı da bununla bağlantılandırırsak, belki genel bir şiire üstlenebileceğinin çok üzerinde işlev atfetme olacaktır karşımıza çıkan. Bütün Ahmed Arif eleştirilerinde!

“Bir yiğit, şairse, üstelik bir de devrimciyse elbette yaşadığını yazar. ‘Yaşadığı’ ise salt kendi ömrü değil, yaşama kavgası ve savdasıyla, acıları, ağıtları, türküleriyle bir yanı geçmiş yüzyılların karanlığına, bir yanı geleceğin aydın sonsuzluğuna uzanan halkın ta kendisi olacaktır.”

Temel tanımı, “yiğit” Ahmed Arif’in. Siyasal bir duruşun, halk kültüründeki mistifikasyonla, yabancı bir kavramla buluşması ve başat öğe oluşu, bütün bir Ahmed Arif şiirinin izleği olabilir ve bu “eldelik”ten hareketle çok şey söylenebilir, nitekim, söylenmiştir de.

“Bazı şiirlerim, kitabım yayınlanmadan çok önce Kürtçe ve Zazacaya çevrilerek elden ele köylere kadar yayıldı. Böylece dağlarda şu ya da bu nedenle kaçak dolaşan yiğitlerin donatım ve pusatları arasına bir ‘Otuz Üç Kurşun’un, bir ‘Adiloş Bebenin Ninnisi’nin de katılması beni çok duygulandırdı. Kitabım çıktıktan sonra günlük ekmek parasından kesip onu alan binlerce yurttaşımın özellikle Doğu mitinglerinde şiirlerim okunurken ‘He kurban he’ diye nağra atıp yüreğini ortaya koymasını saygıyla anacağım.”

DTCF’de felsefe eğitimi almış Ahmed Arif. “Dicle kenarına kilim götüren, ağıtlar çocuğu”, coşkusunu, feryadını dile getirirken, kelimelerine bu “alaşım”ı elbet yansıtacak ve karşımıza o dizeleri çıkartacaktır. “Küçük burjuvazinin sezgiden yoksun ve diyalektik yöntemden habersiz eleştirmenleri”nin yergilerini, alkışlarına yeğ tutuşu bundandır. Onlarca övülmek, onun gibi bir “Dağlı” için yakışıksız bir lükstür.

Görülüyor ki, şiirine nasıl yaklaşılırsa yaklaşılsın, Ahmed Arif, “aşiret töresindeki yiğitlik zagonu”yla “devrimci bilinci” söyleminden ibaret tutmayan, yaşantısının ta kendisi kılan bir açık alın, bir Şark çıbanıdır. “Malum, ben öyle derin bir aydın değilim. İlkelim! Ama asla onursuzluğa yönelmeyecek, halkını ve hele misyonunu asla unutmayacak bir ilkel!” Bu “ilkel”liktir belki, Ahmed Arif şiirini içimize işleten. Hem, katline de sebep.

Şehveti iki yaşında tatmış, sonra hep doruğuna çıkmış. Türkünün “bacısı güzele kardaş olaydım” mısrasıyla sarhoş olmuş. Bunu almış, “üşüyorum, kapama gözlerini”ye evirmiş, cellad kemendi sıktıkça geceye kan yerine akan, canının gizlisindeki bir cana sevdaya aktarmış. Aşkı da kavgayı da doruğunda yaşamış, doruğunda dizeleştirmiş bir ilkel, bir yüzü aydınlık adam.

Biyografisinde, gördüğü işkence sahnelerine genişçe yer verilmesini istemiş Cemal Süreya’dan. O zaman biz de bunu yerine getirmiş olalım. Kâh karanfil kokan, kâh zehir-zıkkım cigarasıyla, toprağının altın sabrı, kız saçı tütünle yatmış mahpuslarda, volta atmış maltada birinin söylediği Kürdün Gelini’ni dinleyerek, unutmuş dudakları öpmeyi, ama direnmiş. İşte söyledik. İstediği genişlikte olmadıysa da, işkence denilmediyse de. Devrimciliği dondurma yalamak zanneden türediler, parmağı taşa değmemişler, şimdiye kadar ibret almamışlarsa, ne desek “çifayda”!

Suratında tek kara gölge olmayan, alnı açık, Diyarbekir Çıbanı, ç’si büyük. “Mandaların, kavakların pazarı olur, senin pazarın olamaz.” Pazarı olamaz! O yüzden, hallarını aynen yazmıştır, ağaçsız kuşsuz, gölgesiz, bir başına, üryan Anadolu’nun. Gergef yapmıştır şiirini, kasnak tutmuştur, dokumuştur kilimi, işlemiştir nakışı, korkusuz, kül elenmemiş.

Ahmed Arif şiirinde, belki Ayşe, belki Elif, muhakkak Nazif, Adiloş, karınlarındaki sözleri dile döker; koyar postasını şifre buyurmuş paşalara fıkaralar, umutsuzlar. “Sen getir üstünü” vasiyetidir, saçlara kan gülleriyle birlikte iliştirilen. İyi çocuklara, kahramanlara anlatmak gerekmez bir yara izinin macerasını... Onlar, felsefedir kusursuz, alır yetimin hakkını, buyurur kitabınca bir gün. Ol sevdâ böyledir çünkü.

27 Aralık 2010 Pazartesi

Hasretinden prangalar eskittik

Ahmed Arif, Türk şiirinin temel taşlarından bir şairimiz. 1940-55 arasında yazmış önemli şiirlerini. Şiirini bu yıllarda kurmuş. Bu yıllar bir şairin yolunu bulması açısından en zor yıllar. 1941’de “Garip” akımının manifestosu kitap yayınlanmış. Arif Damar, A. Kadir, Rıfat Ilgaz, Niyazi Akıncıoğlu, Hasan İzzettin Dinamo, Ömer Faruk Toprak yetkin şiirlerini yazıyor. 1950’de İkinci Yeni çıkıyor ortaya. Orhan Veli, Oktay Rifat...

Bir şairin bu isimlerin şiirinin etkisine kapılıp gitmemesi olanaksız. Ahmed Arif hepsiyle de arkadaş üstelik.

Abidin Dino’nun evinde Yaşar Kemal, Güzin Dino, Sabahattin Eyüboğlu, Oktay Rifat gibi edebiyatın önemli isimleri her hafta toplanıyorlar. Ahmed Arif de genç bir felsefe öğrencisi olarak orada.

Orhan Veli ile Ulus’tan Kızılay’a, Kızılay’dan Ulus’a “payton” gezintileri yapıyorlar, nal sesleri eşliğinde şiir konuşuyorlar. Orhan veli’ye şiirlerini okuyor "payton"da. Cahit Sıtkı da en yakın dostu. “Otuzüç Kurşun”u, “Karanfil Sokağı”nı defalarca okutuyor Ahmed Arif’e. Her keresinde “hügür hüngür” ağlıyor!

Nusret Hızır da içki arkadaşı. Ahmed Arif her okuyuşunda “gözlerinden böyle ipil ipil yaş dökülürdü!” Şiir ve şairin var olabilmesi için zor yıllar. Şiirin kendi sorunlarının tartışılması yok, yani şiir poetika’sı diye bir kavram yok. Ahmed Arif böyle bir ortamda “Zulüm”, “Zindan”, “Hasret”, “Kahpe”, “Kurşun”, “Vay kurban” gibi bugün herkesin burun kıvırabileceği sözcüklere -ki o zaman da burun kıvıranlar vardı- güçlü bir imge özelliği kazandırmayı başarıyor.

Ahmed Arif bu cangılda kuruyor şiirini. Gümbür gümbür bir şiir boy verip sarıyor Türk Edebiyatını. Sanılanın tersine “toplumcu/gerçekçi” bir şair değil Ahmed Arif.

Yazar dostu Adnan Binyazar’ın deyimiyle “öfkenin” ama “inceliklerin” şairi! Tanpınar’a, Necatigil’e, Cahit Sıtkı’ya yakın daha çok. Baudelaire, Valery en çok sevdiği şairler…

Ama bir yanılgı var ki daha beter!

Türk şiirinin bu ölümsüz şairini (şiirlerini Türkçe yazdığı için bunu belirtmek zorundayız) “kan/soy” önemsemesiyle “Kürt şairi”ne indirgiyorlar. Refik Durbaş 16-17 Ocak 1990 tarihleri arasında onunla çok önemli bir konuşma yapıyor.

Orada, Ahmed Arif’in kim olduğunu kendi ağzından okuyalım: “Çok iyi hatırlıyorum. Biz oyun oynuyoruz, üç tane adam bahse girmişler. Üç adam ama biri Arap, biri Kürt, biri de Zaza. Biri diyor ki beni göstererek, ‘Bu çocuk Arap.’ Öteki diyor ki: ‘Yok yahu, bu çocuk Kürt.’ Üçüncüsü ‘Bu, ne Arap, ne Kürt. Bu çocuk Zaza.’ diyor. Biz oynuyoruz, onlar konuşmalarımızı dinliyorlar herhalde. Aralarında anlaşamayınca bir esnafa soruyorlar, ‘Bu çocuk nedir?’ diye… Esnaf ‘Üçünüz de yanılıyorsunuz” diyor. ‘Bu çocuk Türk.” (Refik Durbaş, Ahmed Arif Anlatıyor, Cem Yayınevi, İst.1990, s. 7-8)

“Kalbim Dinamit Kuyusu” adıyla kitaplaştırılan bu konuşmada daha ilk soruda Ahmed Arif bu öyküyü anlatmaya gereksinim duyuyor. Ama belki de bazı tartışmalara son vermek için bizim de anımsatmamızda yarar var: “Diyarbakır'da doğdum. Beş yaşına kadar burada kaldım. İlkokulu ve ortaokulu Siverek ve Harran'da okudum. Liseyi ise Afyon Lisesi'nde okudum. Babam Kürt değildi. Babamın ataları Rumeliden Kerkük'e görevli gelmişler. Babamın babası kaymakamlık ve mutasarrıflık yapmış. Ticaretle uğraşmış. Adı Ahmet Hamdi. Onun da babası Mahmut Remzi Paşa. Dedeler arasında başka paşalar da var. Birinin adı da tuhaf: Şatır Paşa... Babam daha askeri okuldayken cepheye, savaşa gönderilmiş. Babamın rütbesi süvari başçavuştu. Sivil hayattaki son görevi Harran'da kaymakamlıktı. (…)

Benim öz anam, yani babamın üçüncü karısı Kürttür. O çağın soylu bir ailesinin tek kızı. Yedi erkek kardeşini ünlü İngiliz casusu Lawrence'in kiralık katilleri öldürmüş. Anam da ben küçükken ölmüş. Benden sonraki kardeşimin doğumunda ikisi de ölmüşler. Anamın babası dedem ünlü bir din bilgini İmam Yahya Abdülkadir'dir. (…)” (s. 11-12.)

“(…) Elbette Oğuz dili egemen olmuştur Anadolu'da. Bütün ömrünce Osmanlı yönetimi Türk'ü hor görmüş, hakaret etmiş, sövüp saymış, süründürmüş, bir tek ağaç dikmemiş, bir karış yol yapmamış. Türk'e bir haysiyet kazandırılmışsa bu haysiyeti kazandıran Mustafa Kemal'dir. Başka kimse değil. Türklüğü kavram olarak, millet olarak bilinçle, ısrarla anan Mustafa Kemal'dir. Atatürk ilkeleri denen de budur önce. Yani emperyalizme ve kapitalizme karşı halktan yana, yurtsever, bağımsız bir düzen. (s. 55)

Görüldüğü gibi Ahmed Arif Türkiye'dir.

Bir şairin soyunu sopunu anlatmak durumunda kalmaktan utanıyorum. Ama ne yazık ki yineleyip vurgulamak zorundayız. Ahmed Arif de zaten şunun için açıklamış: "Anadolu insanının tarihini Babil'e kadar, Sümerler'e, Asurlular'a kadar uzatabiliriz. Hatta daha da öncesine Helenler'e, Truvalılar'a kadar götürebiliriz. Bütün bu kavimler bizim atalarımızdır. Yani bu toprağın üzerinde ne kadar uygarlık kurulmuşsa, yaşamışsa, tarihe göçmüşse, yerin altında kalmışsa bütün bunlar bize kalan mirastır.” (s. 56)

Türk şiirinin bu büyük şairi bir Haziran günü, 2 Haziran 1991’de bir kalp kriziyle göçtü dünyamızdan.

28 Kasım 2010 Pazar

Ahmed Arif müzesi kuruluyor!

AKP iktidarı son sekiz yıl içerisinde nihayeyet aklı başında bir iş yapmaya karar verdi, o kentin ünlü yazar ve şairlerinin adlarının verildiği edebiyat müzeleri açılacak.. Diyarbakır'da Ahmed Arif, Adana'da Yaşar Kemal, İstanbul'daki müzeye Ahmet Hamdi Tanpınar, Ankara'daki müze ise Mehmet Akif Ersoy'un adını alacak.

28 Eylül 2010 Salı

Ahmed Arif Blog’s oluşumu ve şiir üzerine ya da kolektif çağrı

Ahmed Arif Blog’s! uzun bir süredir düşünülen ama bir türlü pratiğe geçirilemeyen bir sorunun cevabıdır.

Bu yüzden o soruyu şimdi sorma fırsatı buluyoruz bu blogdan, işin açıkçası hem heyecan verici hem de becerebilirimle geçen bir süreçten sonra, böylesi bir girişim içerisine girilmiş bulunuldu.

Soru şuydu(?) neden Ahmed Arif adına, Ahmed Arif şiirlerini, yaşamını, kavgasını anlatan ‘özel’ bir web sayfası yok, biliyoruz ‘işi gücü bırakıp bunlar mı düşünüldü onca sorunlar arasında” ya da “aradığımız her şeyi bir şekilde net üzerinden bulabiliyoruz, buna gerek yoktu”da diyebilirsiniz.

Göreceli bir konu bu ve tartışmaya açık bir kapı, bunu biliyoruz. Hani ‘şiir’i ne kadar ciddiye alınacağı açık bir tartışma konusudur kişinin ama her türlü sözlü – yazılı – görselde kendini buluyorsa bi’şey ve birey, hayli hayli tarzı önemli değil ama şiiri de içselleştirmiştir okuyucu diyerek düşünüyoruz.

Bu arabeskvari bir şiir olur, bu lirik ve/ya da başka bir tarz ve post-modernist şiir vb. imgeci olur. Ama sonuçta şiirdir ve etkileme gücüne bağlıdır. Kullandığı dil olsun, dinleyicisine ve okuyucuya hitap olsun değişkenlik gösterebilir. Sonuçta kullanılan şiir dilinin gücüne bağlıdır.

Oysa Ahmed Arif, başlı başına bir ekolü resimlemektedir, farklıda olsa Nâzım Hikmet dönemi gibi, Can Yücel ve Hasan Hüseyin, Enver Gökçe’lerle birlikte, birçok eski ve de yeni şairler için (örnekler çoğaltılabilir) önemli bir yerdedirler. . Elbette buna Brecht’te, Neruda ve Lorca gibi diğer şairlerde dâhil olmak zorundandırlar. Çünkü aynı dili yani halk dilini kullanmışlardır. Ki halende konuşmaktadırlar. Bunun adı da enternasyonalizmdir. Neticede şiirin bizce dili de bu yüzden kavgadır.

Sonuçta ‘şiirlerin birer halkların anadili” oluşundan kaynaklanmaktadır.

Zira büyük üstat Nâzım Hikmet'ın aksine Ahmed Arif üzerine yaygın bir bilgi dağarcığımız yok, ama neden olmasınlar(?)da var, şüphesiz Nâzım Hikmet gibi Ahmed Arif’te yukarıda az – çok adını andığımız ve (isimlerini sıralasak sayfaların yetersiz kalacağı) diğer şairler üzerine bilgi sayfaları neden olmasın? Hele – hele teknolojinin ön plana çıktığı günümüz bu dünyasında ve bunun ilk adımı neden şuan Ahmed Arif olmasın?

Günümüzde milliyetçilik gibi tehlikeli olgular üzerinden Nâzım Hikmet ve Ahmed Arif’i ayırmaya kalkışanları da düşününce onların aksine Nâzım Hikmet’in Ahmed Arif’e, Ahmed Arif’in de Nâzım Hikmet’le birlikte diğer şairlere bir el uzatıldığı neden düşünülmesin?

Çünkü ne Nâzım Hikmet’i Ahmed Arif’ten, ne de Ahmed Arif’i Nâzım Hikmet’le birlikte José Marti’den, Bertolt Brecht’ten, Poplo Neruda’dan, Aragon'dan Garcıa Lorca’dan ya da Mayakovski gibi ayrı birer tarz yaratmış şairlerden ayrı tutabiliriz.

Bu çok mu zordur!

Hayır, zor değildir!

Zira başından beridir de aslında öyledir, değiştirmeye – değiştirilmeye uygun olunan ve bulunanları buna katmasak, şair ve şiirin gerçek anlamda önceliğini tarih boyunca aramak buna yeterlidir. Çünkü şiir ikna edicidir ve susturulamamıştır.

Atilla İlhan, İlhan Berk, Nâzım Hikmet gibi bu değerli üstatların bırakın (bazı istiğnalar dışında) yaratılmış kültür merkezleri dışında birer web sayfaları bile yok, bunun başında da Ahmed Arif gelmektedir. Çünkü o halk dilini bütün devletler kendilerine tehlikeli bir güç olduğu düşüncesine kaptırdıkları için susturulmaya çalışılmıştır, o yüzden diyoruz Ahmed Arif bunun başında gelmektedir.

Tıpkı Nâzım Hikmet’e sözde ‘vatandaş’lığını verenler gibi, Ahmed Arif’te hak ettiği yeri alacaktır/almalıdır. O yüzden bu WebBlog bunun ilk adımıdır ve biliyoruz ki ileride de bunun gerçek adımlarını atacak olanlar olacaktır.

Bu yüzden Ahmed Arif Blog’s adıyla burjuvazinin de çelişkilerini kullanarak, Ahmed Arif adında bir sayfa şuan açılmış durumdadır.

Elimizdeki materyal şu anlık google’da arama yapsanız bulabileceğiniz malzemeleri geçmez, hem yazılı hem de görsel anlamda, yalnız belirttiğimiz gibi bu ilk adımdır ve son olmayacaktır.

Bundandır ki, siir.kolektifi@gmail.com adıyla oluşturmuş olunan e-posta aracılığıyla, şiirin ikna edici ve birer halk dili olduğunu kanıtlamaya davet ediliyorsunuz şuan bu yazıyı okuyarak.

Bu davete katılın!

Bilgi notu: Ahmed Arif üzerine çeşitli yerlerde röportaj, biyografi vb. çeşitli materyal bulunanlar yukarıda verilen e-postayı kullanarak ulaşabilirler. Gönderilen materyaller göndericinin adıyla Ahmed Arif Blog’s da yayımlanacaktır.

Ahmed Arif

"Başta Nazım Hikmet olmak üzere, toplumcu şiirimizin ortak değerlerinin, hece şiiri, aruz ve halk şiirimizin yoğun, köklü bir sentezidir o."

Yaşamı
Ahmed Arif - Kürt şair ve gazeteci; 21 Nisan 1927'de Diyarbakır'da doğan Ahmed Arif Diyarbakır Lisesi'nden mezun olunca Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü’nde okudu. Üniversite eğitimi sırasında iki kere TCK 141'ye muhalefetten tutuklandı. 1940-1955 yılları arasında değişik dergilerde yayınladığı şiirlerinde kullandığı kendine has lirizmi ve hayal gücüyle Türk edebiyatındaki yerini aldı. Türkçeyi en iyi kullanan şairlerdenhdir. Kürtçe yasak olduğundan Kürtçe yazamadı.

Şiirlerinde hep ezilen insandan yana oldu ve ezilenlerin kardeşliğine vurgu yaptı.

Şiirlerinin toplandığı tek kitabı Hasretinden Prangalar Eskittim 1968'de yayınlandı. Türkiye'de en çok basılan kitaplar listesindedir. Ahmed Arif şiiri hala gençliğe damgasını vurmaktadır. Ahmet Kaya, Cem Karaca gibi sanatçılarca bir çok şiiri bestelenmiştir. 2 Haziran 1991 yılında geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi.

Edebi Eleştiri
Ahmet Oktay'ın Karanfil ve Pranga (Istanbul: Metis Yayınları, 1990) adlı çalışması Ahmed Arif şiiri üzerine yapılmış en detaylı çalışma olarak kabul edilir.

Ayrıca, Muzaffer İlhan Erdost'un 'Üç Şair' adlı kitabında da, Ahmet Arif şiirinin yorum ve çözümlemeleri bulunmaktadır.

Adiloş Bebe adlı şiiri Cem Karaca ve Moğollar tarafından şarkı yapılmıştır.

Şiir Kitapları
Hasretinden Prangalar Eskittim
(Everest yayınları, 57. basım, 2006);
Yurdum Benim Şahdamarım
(Everest yayınları, İstanbul, Kasım 2005, 5. Basım.)
Hasretinden Prangalar Eskittim
(1968-2008 40. Yıl Özel Basımı), İlk Basım: Mart 2008, Metis Edebiyat

Şiirlerinden Bazıları
Akşam Erken İner Mahpushaneye
Anadolu
Ay Karanlık
Bu Zindan Bu Kırgın Bu Can Pazarı
Diyarbekir Kalesinden notlar ve Adiloş Bebenin Ninnisi
Hani Kurşun Sıksan Geçmez Geceden
Hasretinden Prangalar Eskittim
İçerde
Kara
Karanfil Sokağı
Leylim Leylim
Merhaba
Otuz Üç Kurşun
Sevdan Beni
Suskun
Unutamadığım
Uy Havar!
Vay Kurban
Yalnız Değiliz

Bestelenen Şiirleri
Ay Karanlık:
Ahmet Kaya
-Maviye Çalar Gözleri-
Ay Karanlık:
Cem Karaca
-Ay Karanlık-
Diyarbekir Kalesinden Notlar ve Adiloş Bebe:
Cem Karaca
-Adiloş Bebe-
Diyarbekir Kalesinden Notlar ve Adiloş Bebe:
Grup Yorum
-Adiloş Bebe-
Diyarbekir Kalesinden Notlar ve Adiloş Bebe:
Grup Kızılırmak
-Adiloş Bebe-
Diyarbekir Kalesinden Notlar ve Adiloş Bebe:
Moğollar
-Adiloş Bebe-
Hasretinden Prangalar Eskittim:
Ahmet Kaya
-Hasretinden Prangalar Eskittim-
Hasretinden Prangalar Eskittim:
Suavi
-Hasretinden Prangalar Eskittim-
İçerde:
Rahmi Saltuk
-Dağlarına Bahar Gelmiş Memleketimin-
Kara:
Grup Ekin
-De Be Aslan Karam-
Otuzüç Kurşun:
Grup Baran
-Otuzüç Kurşun-
Otuzüç Kurşun:
Zülfü Livaneli
-Kirvem-
Otuzüç Kurşun:
Fikret Kızılok
-Vurulmuşum-
Otuzüç Kurşun:
Onur Akın
-Otuzüç Kurşun-
Suskun:
Fikret Kızılok
-İki Parça Can-
Suskun: Ahmet Kaya
-Suskun-
Unutamadığım:
Grup Baran
-Unutamadığım-
Uy Havar!:
Ahmet Kaya
-Oy Havar-
Vay Kurban:
Grup Baran
-Seni Sevmek Felsefedir-
Vay Kurban:
Grup Yorum
-Gün Ola-